Uğurlama
Berra Koç

Ahmet Bey aynada kırışıklıklarla dolu yüzüne baktıktan sonra abdestini bitirdi. Yirmi yıllık mazisi olan artık yıkanmaktan haşatı çıkmış el havlusuyla yüzünü kurulayıp yerine koydu. Havlu en son ne zaman yıkanmıştı?

Dolaptan çıkardığında burnuna gelen o lavanta kokusundan eser yoktu, çok düşünmeden ayak havlusunu da alıp banyo duvarına astı. Tekrar aynanın önüne geçti, makasını ve bıyık tarağını aldı, gözüne gelen ampulün ışığını yanındaki düğmesinden kıstı. Yaşlı gözleri artık bu kadar parlaklığa ne gözlüklü ne de gözlüksüz dayanabiliyordu. Zaten gözlüğü de eskimiş, bir tarafı kırıldı kırılacaktı. Dört sene önceki o siyahlara bürünülmüş seremoniden hemen sonra birlikte yaşamak zorunda kaldıkları evsiz Tahir, bazen de Gürcü Tahir oluyordu ismi, gelip bozmuştu bu ışıkların ayarını. Aşağıdaki diyorlardı ismini anmadıklarında, Ahmet Bey katiyen dayanamıyordu, kovmak, yollamak istiyordu onu. Hiçbir şey yapamayacağını bilse de sinirleniyordu işte böyle. O sırada Nadide Hanım geldi.

“Ay, ilahi Ahmet Bey, yine bozucaksın şu bıyığının şeklini. Ver bana”

Ahmet Bey bir anda irkilip hiç cevap vermeden Nadide Hanım’a makası ve tarağı uzattı. Yaşlı kadın hiçbir şey olmamış gibi gününü anlatmaya başladı. “Bugün Emellerin yanına uğradım, ne var ne yok diye baktım vallahi. E kaç sene oldu merak ediyorum. Ne yaparlar ne içerler... Gerçi bakıyor üçü de birbirine ama damatlardan pek bir hayır yok.” Duraksadı. “Ahmet bu gün beraber mi gitsek, kerataları da görmüş oluruz. ”

Ahmet Bey’in kalbi onlara uzaktan bakmamın acısını kaldıramazdı fakat sert duruşundan da ödün vermezdi. Her zamanki gibi karısını üzmemek için kırmadan konuyu geçiştirmeye çalıştı ama içten içe biliyordu ki günün sonunda onun dediği olacaktı.

“Bakarız Nadide, çok yol var daha.”

“Bugün son gün biliyorsun Ahmet Bey, hiç huysuzluk yapma göreceğim ben torunlarımı.”

Ahmet Bey eşinin hala nasıl bu kadar hayat dolu olduğunu görünce kalbi ufaktan sızladı. Dudaklarındaki gergin duruşun yerini duygusal bir tebessüm aldı.

“Bak ne yakışıklı oldun!”

Yaşlı kadın kapının arkasında askıya asılı olan kırmızı kravatı aldı ve yol arkadaşının boynuna doladı. O kadar uzun zaman geçmişti ki nasıl bağlanacağını sanki ilk sefermiş gibi tek tek düşünmek zorunda kaldı. Oysa ki önceden her sabah gözü kapalı bile bağlayabileceğine yemin edebilirdi. Sekiz yıldır geçmişlerini hatırlatan her şeye, en ufak hatırlamalara bile hasret kalmışlardı.

Gitmeye karar verdiler. Banyoda huzurlu bir sessizlik vardı. Yaz olmasına rağmen Karadeniz’de üç aydır hiç yağmur yağmamıştı, hatta aksine bugün ferah ve güneşli bir gündü. Özlemişlerdi gün yüzü görmeyi. Nadide Hanım daha fazla oyalanmadan Ahmet Bey’e ceketini de uzatıp giyinmesine yardım etti. Yan yana durup kenarları paslanmış aynada son kez kendilerine ve birbirlerine baktılar. Yaşlı kadının üstünde beyaz bir elbise, kısa bir topuklu ve en sevdiği mavi eşarbı vardı. Eskiden saçlarına pek bakardı ancak şimdi beyazlarını gizlemek için -sanki biri görecekmiş gibi diye geçirdi içinden- başına gelişigüzel bir eşarp bağlamıştı, ona eskiyi hatırlatan bir eşarbı. Ahmet Bey ise özgüvenli bir tavırla gri saçlarını eliyle tarayıp geriye doğru attı ve dönüp karısını öptü.

Bir zamanlar dile gelse şarkılar söyleyecek evleri artık ölüyordu, içinde sürüngenler kol geziyor, eski teğmen, şimdiki ayyaş Gürcü Tahir elinde yine ucuz şarabı, kırık dökük merdivenlere bakarak içiyordu. Ahmet Bey dayanamayıp söylenmeye başladı, hiç mi yoktu şöyle varlıklı biri de ev bu hale gelmişti? “Taşıdığım tuğlaların hakkını helal etmiyorum vallahi!” Yerdeki adamın üstüne doğru yürüyecek oldu. “Helal etsem bile ne olacak ki?,” dedi, “kime helal edeceğim? Dokunsak kimse hissetmez, bağırsak birbirimizden başkası duymaz bizi.”

“Ahmet Bey başlama şimdi yine, bırak.”

Yaşlı adam karısının dediğini ikiletmezdi. Geri döndü, kolunu uzattı ve merdivenlerden birer hanımefendi ve beyefendi olarak inmeye başladılar. Ne var ki merdiveni geçmek eski günlerdeki gibi kanlı canlı bir his uyandırmadı. Basamaklar gıcırdamadı bile.

Beş sene önce ikisinin hemen ardından damatları bu evi satılığa çıkarmış ama ilgilenen olmayınca ev yine onlara kalmıştı. Oysa üç kızı da hayata bu evde gözlerini açmış, bu evde büyüyüp kendi ayakları üstünde durmayı öğrenmişlerdi, günü geldiğinde yine bu evden uçup gitmişti her biri. Artık kimse yoktu, sadece evin pembe demeye bin şahit isteyen duvarlarını adeta boğazlayan sarmaşıklar vardı.

Evin kapısından çıkıp merdivenleri usulca indiler, taşlık yolda son kez yürüyüp kumsala açılan kapıdan geçtiler. Denize yakın olmak güzeldi, sahilin sonuna vardılar, torunları etrafta birbirlerinin peşinden koşuşturuyordu, kızları ve damatları ise tablası çınar ağacından dikdörtgen masanın etrafına oturmuşlardı, sandalyeleri birbirine yakındı. En güzel yemek takımları çıkartılmıştı ve masanın iki ucu boş bırakılmıştı. Binbir çeşit yemek yapmıştı kızları, bir de Nadide Hanım’ın meşhur tarifiyle naneli limonata vardı.

İkisinin de gözünden birer damla yaş düştü. Gördükleri bu manzara ve canlılık, özlemlerini büyütüyor, bir yandan da onları öteki dünyadan buraya getirebiliyordu.

Kahkahalar ve neşeli atışmalar eşliğinde Ahmet Bey ile Nadide Hanım kimselere görünmeden masanın iki ucuna usulca oturdu. En büyük kızları Feride bir an durdu, babasının oturduğu uca baktı, peşinden beklenmedik bir sessizlik düştü masaya. Susmuşlardı. Feride limonata bardağını kavradı.

“Keşke annemle babam da burada olsaydı.”